';
267. Sayı / 7. Sayfa

Miladi Tarih: 23 Nisan 1896

Rumi Tarih: 11 Nisan 1312

6. Sayfa
3 Yazı
8. Sayfa
1 Yazı
Paris Muhabirimizden Mektub-ı Mahsus

[Evvelki nüshadan mabad]

1 Nisan 1312

Hem yürüyor, hem de düşünüyordum. Merkez-i medeniyette bulunup da yine vücutları benibeşere ika-yı zerreden başka bir şeye yaramayan birtakım canavarları şu hale sevk eden acaba zaruret midir? Diye kendi kendime sordum. Fakat yine kendi kendime: “Hayır zaruret değil cehalet su-i ülfet, tarz-ı maişettir” dedim. Zira gençliğinde ika etmediği cürüm kalmamış, karıştırılmadık cep bırakmamış, bu veçhile Paris hapishanelerinin hepsinde ibka-yı nam etmiş bir şeririn Sen-Şıho hattında köhnelediği Avan’da [Avant] tarik-i ticarete süluk etmiş bulunduğunu gözlerimle görmüştüm. Esasen Fransa müellifin-i meşhuresinin ahlak üzerine yazdıkları eserlerde bu fakiri tasdik ediyorlardı. Noksan-ı terbiye ve malumat ile kumar, işret, kadın gibi insanlara düşman olan iptilalar tebdil-i maişet ve ahlak için başlıca sebepler olduğu bu asarda sarahaten beyan olunuyordu. Familyası yanından ufak bir sebeple kovulmuş bir çocuk aç kalıp bakkal dükkanından aşırdığı iki kırmızı yumurta yüzünden hapse tıkılıyor ve orada bulunduğu müddet görüştüğü adamlardan işittiği sözler aklını fikrini tarumar ile bu cemiyete duhulüne sebebiyet veriyordu. Binaenaleyh mahpustan çıkan şu genç ihtiyacat-ı zaruriyesini tedarik zımnında bir meslek-i ciddiye, bir sanata, bir ticarete süluk değil başkasını ızrar ve ifna yolunu ihtiyar ediyor ve şu halde devam ile hiç nevinden koca bir hırsız olup meydana çıkıyor. Her sirkatin zaruret-i sevkle vaki olduğuna asla zahip olmamalıdır. Hatta Fransızlar (Généreus comme un voleur= bir hırsız gibi sehi) derler. Bir hırsızın nefesini tehlikeye ilka ederek çaldığı parayı arkadaşlarıyla bir gecede meyhaneden meyhaneye dolaşmak suretiyle sarf ve istihlak ettiği nevadirden değildir. Bu halin önünü bir dereceye kadar almak için hükümet bazı tedabir-i ciddiyeye teşebbüs etmiş: mesela halkın tehvin-i ihtiyacı zemininde bir çok zamandan beri bahsettiğimiz vesait-i mütenevviye müracaat eylemiş, işsiz amelenin önüne düşerek kendilerine iş bulmuş, hapishanelerde tesis ettiği mükemmel kütüphanelere vazı ettiği kitaplar ve tayin eylediği vaiz ve nasıhlar vasıtasıyla insaniyete bir şüphe bir ar olan bu harekat-ı süfliyanenin pek eşna bulunduğunu zihinlerine sokmaya çalışmıştır ve elanda çalışıyor.

(…)

Mebhas-ı Lisan’dan

Mabad ve Hitam

Kelimeler bu cinsten olduğu halde kavaid-i sarfiye ve nahviyesi cerman kalmıştır. Bu kelimelerin İngilizceye intikali de tamamen birtakım vukuat-ı tarihiye ve hicretler ve muharebelerle tevafuk ediyor. En yeknesak lisanı alsak yine böyle muhtelif asırlardan mürekkep olduğunu anlarız. Fakat lisanların yeknesak olması yani ecnebi kelimelerini benimsemesi muharebat-ı mütevaliyeyi müteakip olan sükûnet-i medeniye ile müterafik oluyor. Muharebe ve münasebet-i muhtelife hengamında ise lisanların elfazı birbirine intikal ediyor. Binaenaleyh yeknesak zannolunan eski Türkçemizi de mütalaa etsek onunda basit olmadığını ve fakat ona dahil olan kelimat-ı ecnebiyenin (temessül) edecek kadar vaki bulmuş olduğunu anlarız. Zannediyorsam bu mülahazatımdan sonra lisanımızdan ecnebi kelimelerini def ve tart etmek ile lisanımızı ıslah etmek kaydında bulunanlar az olur; [*] Hele böyle bir fikri bana isnat edenler hiç bulunmaz. “O halde lisanın ıslahına himmet etmek abesle iştigal etmek oluyor, ha?” deniliyorsa: “Bilakis herkes buna çalışmalıdır; fakat zannolunduğu gibi değil galat-ı meşhurları layıkıyla nazar-ı mütalaadan geçirip tesis ve kabul etmekle ve mesela na‘lin yerine nalın, destegâh yerine tezgâh ilh. demekle (fakat yavaş yavaş; çünkü henüz galatını kabul edemeyeceğimiz kelimeler de var!)

(…)