';
540. Sayı / 10. Sayfa

Miladi Tarih: 18 Temmuz 1901

Rumi Tarih: 5 Temmuz 1317

9. Sayfa
2 Yazı
11. Sayfa
2 Yazı
Tetkikat-ı Edebiye

Solgun Demet

Sanat – Hayat – Aşk

 

Halit Ziya Bey’in bu ikinci mecmua-i hikâyâtı da neşrolundu. Bunda muharririnin servet-i şiir ve hayaline muhteşem bir misal olan “Kanguru”yu hayran bir ihtiram ile selamlayarak bir tarafa koyarsak, sair hikâyelerin hepsinden ayrı ayrı bir mana-yı elem tereşşuh ediyor. Hatta muharririn bililtizam nikbin neticeler verdiği hikâyeleri bile melül ve gam-gin tesirler ika ediyorlar; ve bunlar zeminlerin bedbinane intihap edilmiş olmasıyla beraber muharririn kudret ve maharet-i tertibiyesinden hasıl olma tesirler… Romancılıkta, bir kelimenin bir mahall-i mahsusa, ancak müellifin his ve keşfedeceği bir yere konulması insanı ağlatabilir, bir ehemmiyetsiz teferruun noksanı olur ki oraya kadar toplanan tesirin inhilalini mucip olur; işte bunlar, öğrenilmeyen, anlatılamayan sanatlardır ki pek güçtür, pek büyüktür. 

Bu yakınlarda pek kullanılmayan bir tabir var ki bu hikâyelerden bahsederken kalemime dolaşmak istiyor, evvelden bir makalenin muharriri meth olunacağı zaman ekseriya bu tabiri kullanırlardı, bilmem ki bu radde onu irat etmek münasip olur mu? Fakat mesela bu hikâyeleri okurken herkes, bahusus az çok yazı yazmış adamlar “O, ben de yazardım bunu…” diyebilirler, onlara vereceğim en sade cevap: “Oh, ne âlâ, hele tecrübe ediniz. Daha iyi ya, bir Halit Ziya’mız daha olur.” 

Fakat ne hacet, her gün tecrübe olunmuyor mu? Hatta her okuyup kendisinde kifayet görenler değil, hatta o kifayete güvenerek yazıp beğenip bastıranlar da var, fakat kaç tanesi insanı ikna ediyor: İşte o tabiri, nihayet söyleyelim, o sehl-i mümteni terkibini burada kullanacağım; ve bu muharrinin mebzuliyet-i şiir ve hayaliyle gözlerimizi kamaştırdığı hikâyelerden ziyade, bu mecmuada çok olan sade hikâyeleri için doğrudur zannediyorum; bir levha-i şiiri kabiliyet ve servet-i hayalimize göre mümkün olduğu kadar muhteşem yapabiliriz, sade mecra-yı şiire galeyan vermekten ibaret bir iş görürüz; fakat şiirsiz, sade elvah-ı hayatiye, yalnız tesir-i elimi ihsas edilmek istenilen, fazla gürültüye tahammülü olmayan, birtakım vakayi-i sagirenin -yukarıda söylediğim- yerlerini bulup oraya yerleştirilmesinden ibaret olan levhalar tasvir edilmek istenince… Oh ne kadar değişir, bunu yazanlara sormalı… Evet, onlara sormalı ki, bilseniz ne kadar güç, ne kadar elimdir. 

Burada bunların sanatından bahsetmemek için niyet etmişken galiba bahsetmek üzereyim, hâlbuki işte hemen o bahsi terk ediyorum; zira elde birçok misaller de varken, ondan bahsedip ispat ve irae etmek o kadar güç bir şeydir ki teşebbüs bile etmeye niyetim yok. 

(…)

-Tarabya-